|
|
|
|
|
|
 |
 |
IP 'niz :
38.107.179.217
Üye Sayısı :
16
Ziyaretçi :
41100
Firma:
45
Seri İlan:
1
Satılık Emlak:
1
Kiralık Emlak:
0
Arsa İlanı:
1
Vasıta İlanı:
8
Spot Eşya:
0
İş İlanı:
1
Eleman İlanı:
0
|
|
|
|
|
|
|
|
KISSADAN HİSSE |
| |
|
Allah’ın Hikmeti |
Adamın biri, pislik böceği görür ve: "Bu
yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.
Allah bunu niçin yaratmış ki?" der.
Daha sonraki günlerde adamın yüzünde bir
çıban çıkar. Çok doktorlara başvurmasına
rağmen tedavisi için bir sonuç alamaz. Artık
çıban yara haline gelmişti ki, sokaktan
geçen bir adamın bağırtısı üzerine adam
çağırtılır ve yaraya bakması istenir. Adam
bir pislik böceğinin getirtilmesini ister.
Orada bulunanlar adamın isteğine gülerler.
Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında
söylediği sözleri hatırlar ve der ki;
- Adamın isteğini yerine getirin, o doğruyu
biliyor. der. Daha sonra gelen böceği yakan adam,
onun külünden yaranın üzerine serper ve yara
Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine
hasta olan adam etrafına der ki; - İyi biliniz ki, Allah'u Teala,
mahlukatının en adi ve yaramazı olanında
bile, en iyi deva bulunduğunu bana bildirmek
murad buyurdu. Allah Hakim'dir, Habir'dir. |
|
Kaynak : Ahmed Şihabuddin El-Kalyubi'nin,"Dini
Hikayeler" adlı kitabı.
Sayfa : 131
Çeviren : Hüseyin Erdoğan. |
|
|
Ana Sözü
Dinlememek |
|
Bir kadının bir
oğlu vardı, oğlundan başka kimsesi de yoktu.
Bütün günlerini onunla geçirir, varı yoğu
oğluna en ufak bir zarar gelmesini
istemezdi. Kadının bu oğlu bir gün tutturdu,
illa da hacca gideceğim diyor başka bir şey
demiyordu.
Annesi ağlamaya
başladı. Çünkü oğlunun yanından ayrılmasına
tahammül edemeyeceği gibi o gittiği taktirde
yapayalnız kalacak ve kimsesizlikten belki
de perişan olacaktı.
- Oğlum, Mekke
dediğin şurası değil ki, ne zaman gidip
geleceksin Sen gittikten sonra ben ne
yapacağım, etme eyleme, diye yalvardıysa da
oğlu kararında ısrar etti ve hacca gitmek
üzere yola çıktı ama, ananın da yüreği yanık
kaldı.
Yalnız kalan
anne üzgün bir kalple dua şöyle etti:
- Ya rabbi,
oğlumun ayrılığına dayanamayacağım... Söz
dinletemedim, onu bir ikaz et de geri
dönsün.
Oğul ananın bu
yakarışlarından habersiz olarak yoluna devam
ediyordu. Bir gece bir şehirde konaklamak
için kalmaya karar verip kapısı açık olan
bir mescide girdi. O şehirde de azgın bir
hırsız evlere dadanmış, ne bulursa çalıyor,
fakat hırsız bir türlü yakalanamıyordu. O
gece gene hırsız bir eve girip mal çalmış ve
kaçmıştı. Hırsızı takip etmeye başladılar,
hırsız kaçıyor takipçiler onu
kovalıyorlardı. Derken hırsızın izini
kaybettiler. Takipçiler buraya girmiş
olabilir diye camiye daldılar. Baktılar ki
orada bir adam var. Olsa olsa budur diyerek
adamı yaka-paça reisin huzuruna çıkardılar.
Çünkü her gün hırsızlık vukuu bulduğu halde
yakalayamıyorlardı. Bu sefer tamam dediler,
bu şehri kasıp kavuran hırsız budur.
Hırsızın gözünün oyulmasına karar verdi
mahkeme. Gözlerini oyup bir merkep üzerine
gezdirmeye başladılar. Hırsız ( yani
anasının sözünü dinlemeyen ve hırsız
zannıyla yakalanan genci) gezdiren tellal
şehir halkına teşhir ediyor ve:
- Ey ahali işte
sizin canınızı yakan, malınızı çalan hırsız
nihayet yakalanmıştır; bundan sonra rahat
edeceksiniz, diye bağırdıkça, genç, tellala
şöyle bağırmasını rica ediyordu:
- Ey ahali işte
anasının sözünü dinlemeyip de illa ben hacca
gideceğim diye yola çıkanın hali budur, diye
bağır diyordu ama derdini ta baştan kimseye
anlatamamıştı ki, tellala anlatsındı.
Bütün şehri
dolaştırdıktan sonra genci şehrin dışında
bir yol kenarına attılar. Oradan geçenler
genci memleketine getirdiler, evini
bulmasını temin ettiler.
Genç adamcağız
kendi evlerinin kapısına gelince;"Hu'" diye
seslendi. Tabii ki aradan hayli zaman
geçtiği için saçı sakalı uzamış, üstü başı
yırtılmıştı. Kapıyı açan yaşlı kadın oğlunu
tanıyamadı. Bilmiyordu ki kapıya dilenci
halinde gelen arkasından "Ya Rabbi oğlumu
azarla da geri dönsün" diye yalvardığı kendi
oğluydu.
-Sapa sağlam
adamsın... Dileneceğine çalışıp da
kazansana! dedi.
Genç:
- Çalışamam
gözlerim kör, deyince yaşlı kadın :
- Ne oldu
gözlerine? Diye sordu.
Genç:
- Ne olacak,
annemin hatırını kırdım sözünü dinlemedim.
Allah da benim gözlerimi aldı, diye cevap
verince, kadın anladı karşısındakinin oğlu
olduğunu, başladı hüngür hüngür ağlamaya...
- Ey Allah'ım!
Duam ağır olmuş, ben onun gözlerinin kör
olması için dua etmemiştim, diye Allah'a
yalvarmaya başladı.
Kadına gelen
ilahi bir ses:
- Onun suçuna
karşılık biz sadece gözlerini kör ettik,
aslında anaya asi olanın cezası daha
ağırdır. O buna şükretsin, diyordu.
Kadının oğlu
dönüp gelmişti ama gözleri kör olduğu için
hiç bir iş yapamıyordu. Kadın çok dua etti
Allah'a ... Allah'ın iyi bir kulu imiş ki,
duası kabul olunarak gencin gözlerini Cenab-ı
Allah iade etti... |
|
Artan Pilav |
|
Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında,
Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından
biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze,
bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası
pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet
ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat
getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle
eritir. Tuzunu Besmele ile, suyunu
Fatihalarla salar. Zaman zaman gözünü yumar,
enbiyayı, evliyayı aracı yapar, Allah'tan
bereket arzular.
Onun pilavı herkese yeter, hatta artar.
Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz;
artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun
geleceği saati bilir, köprü başında
toplanırlar.
Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya
az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere
bile "Bu pirinç yeter mi?" demez. Kilerci
şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz
daha kısar ama pilav azalmaz, aksine
çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna'nın
balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci,
bunu izah edecek tek kelime bilir: "Bu bir
keramet!"
Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. "Bu
Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki
biz ona amele muamelesi yapıyoruz."
Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile
tanışmak ister. Kilerci ile bir plan
yaparlar. O gün Yahya Baba'ya çok az, hatta
gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O
her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi'nden
Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok
lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz.
Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna'nın
yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara
atarken Padişah ortaya çıkar.
"Ne oluyor bre der. Yoksa devlet malını
israf mı edersin?"
Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar
kafalarını sudan çıkarıp;
"Ayıp olmuyor mu sultanım derler. Koca
devletin artığını bize çok mu görüyorsun?"
Yahya Baba öylesine mahcup olur ki,
anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır,
Allah'a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun
kalkmasını bekler, ama geçmiş ola....
Mübarek çoktan rûhunu teslim edip
kavuşmuştur rahmet-i Rahmana |
|
|
|
|
|
|
|
|
DUYURULAR |
|
|
|
GEZİ REHBERİ |
|
|
|
KÖŞE YAZARLARIMIZ |
|
www.net-gazeteler.com
|
|
|
|
GOOGLE'DA ARAMA YAP |
|
|
|
|
|
|
Baba Nasihati |
Evliya Çelebi,
1640 yılında babasından habersiz Bursa'ya
gider. Eve dönüşünde babası, ona birtakım
öğütler verir. Bu parça "Seyahatname"den
alınmıştır:O gün, üzüntü içindeki
evimize varıp babam ile annemin mübarek
ellerinden öptüm, huzurlarında el bağlayıp
durduğumda aziz babam :
-"Safa geldin, Bursa seyyahı! Safa
geldin," dedi.
Halbuki ne tarafa gittiğimden
kimsenin haberi yoktu. Babama :
-"Sultanım, hakirin Bursa'da olduğunu
nereden bildiniz?" dedim.
Buyurdular ki :
-"Sen, 1050 Muharrem'inin (Mayis
1640) Aşuresinde kaybolduğun mübarek gecede
dua okudum. O gece rüyamda seni gördüm :
Bursa'da Emir Sultan Hazretlerini ziyaretle
seyahat rica edip ağlıyordun. O gece benden
nice evliyalar rica edip seyahate gitmen
için izin talep ettiler. Ben dahi o gece
cümlenin rızasıyla sana izin verdim." "Gel
imdi oğul! Bundan sonra sana seyahat
göründü. Allah mübarek eyleye! Ama sana bir
nasihatim var." Diye elimden yapışıp
huzurunda diz çöktürdü, sağ eliyle sol
kulağıma sıkıca yapışıp şu nasihatte bulundu
:
-"Oğul!.. İyi adını keme takma ve
keme arkadaş olma, zararını çekersin. İleri
yürü, geri kalma, alay bozma. Tarla basma.
Dost malına göz dikme. Koymadığın yere el
uzatma. İki kişi söyleşirken dinleme.
Ekmekle tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere
varma. Sır sakla. Bir mecliste dinlediğin
sözleri sakla. Evden eve söz taşıma. Kimseyi
kınama, çekiştirme. Haluk ol. Herkesle iyi
geçin. Kimseye dil uzatma. Senden uluların
önünden gitme. İhtiyarlara hürmet et. Daima
temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere karşı
perhizkar ol. Arkadaşlık ettiğin vezirlere,
vükelaya, ayana ve kibarlara varıp, her an,
dünya için bir şey ricasında olma ki, senden
nefret etmesinler, sana soğuk
davranmasınlar. Eline giren malı israf etme.
Kanaatle geçin. Sağlık ve hastalıkta lazım
olur. Dünyalık akçayı yiyecek, içecek için
muhafaza edip namerde muhtaç olma. Çünkü
"Düşmana kalırsa kalsın, dosta muhtaç olma
tek." demişler.
Cümle ziyaretgahları ve her diyarın
konak yerlerinden olan çöl ve ovaları,
yüksek dağları, ağaçları ve acayip kayaları,
ibretle seyredilecek eserlerini, kalelerini,
ulularını yazarak "Seyahatname" namıyla bir
tomar telif eyle. Sonun ve akıbetin hayrola,
öğütlerimi kulağına küpe yap," deyip enseme
pehlivanca bir sille vurdu, kulağımı burup
"Yürü, akıbetin hayrola!" dedi.
|
|
Besmele Çeken
Kadın |
| Bir Kadın
her söze ve işe başlarken besmele çekermiş.
O kadının birde münafık bir kocası varmış.
Besmele çekmesine çok kızarmış. Hanımını
Besmele ile ilgili bir işte mehcup etmeye
karar vermiş.
Bir gün
hanımına, içerisinde para bulunan bir kese
verir, "Bunu sakla , sonra senden isterim"
der.
Hanımı keseyi
Besmeleyle bir yere koyup üzerini örter.
Kocası, hanımın haberi olmadan gidip keseyi
alıp ve kuyuya atar. Sonra gelip hanımından
keseyi getirmesini ister.
Kadın keseyi
koyduğu yere gidip, Besmele çeker. Allahü
teala o anda Cebrail aleyhisselâma, yer
yüzüne inip keseyi kuyudan alıp yerine
koymasını emreder. Cebrail aleyhisselâm
keseyi kuyudan alıp suları akar bir
vaziyette yerine koyar.
Kadın keseyi
almak için elini uzatınca, keseyi ıslak bir
halde bulunca "Bu kese nasıl ıslandı?" diye
hayretler içinde kalır. Hiçbir şeyden
habersizce kocasına götürüp verir.
Bu durum
karşısında Hayretler içinde kalan kocası da
hemen tevbe edip salih bir müslüman olur.
Bundan sonra
her işe başlarken ve bir şey yaparken
Besmele çekmeye başlar. |
|
Bir Ölüm Rüyası |
Bir zamanlar bir yerde Allah'ın bir veli
kulu yaşardı. Temiz kalpli, ihlaslı, safça
bir mü'mindi. Her gördüğünü iyiye yorumlar,
Allah'a çok tevekkül ederdi. Bir kötülük,
bir çirkinlik görse iyi tarafından alır,
"Bunda da bir hikmet vardır" diyerek gönlünü
hoş tutardı. Her şeyin iyi yönünü görür,
gülleri devşirir, dikenlerle hiç
ilgilenmezdi. Yaratandan ötürü yaratılanı
hoş görür, onlara güler yüzle nasihat
ederdi.
Müslümanların kıskanmasına
aldırmaz. Onlara karşı yine hüsn-ü zan
ederdi. Şeytanı ve nefsini tam ve katıksız
düşman bilir, Allah'a sığınırdı. Nefsinin
hücumlarına karşı iman kalesine girer, elden
geldiğince ona karşı silahlanırdı.
Açıktan küfrünü açıklayanlara, Tevhid'i
bulmaları için dua ederdi. Hayatı nurlu,
gönlü sürûrlu has bir kuldu. Kur'an-ı sıkça
okur, ayetleri anlamaya çalışırdı.
O gün yine nafile oruca
niyetlenmişti. Dûha namazını biraz erkence
kılmış, şehrin dışına doğru yürüyüşe
çıkmıştı. Çevre duvarlarının dışına ağaç
gölgelerinin sarktığı eski mezarlığa doğru
yürüdü.
Kabristana girdi. Fatiha ve ihlası
okudu. Bunu da, ebedi ikametgahlarında
yatanların ruhlarına hediye eyledi.
Koyu gölgeli bir ağacın altına
oturup alnında biriken terleri mendiliyle
sildi. Derin bir tefekküre daldı.
Mezardakilerin hallerini düşünüp, onlar için
kaygılandı. Yüreğine ılık bir şeyler aktı,
gözleri yaşardı.
Sevgili Peygamberimiz kabir
konusunda ne buyurmuştu? "Kabir, ya cennet
bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem
çukurlarından bir çukurdur."
Şimdi burada yatanlar acaba
hangisinde?
Acaba bunlar dünya hayatında neler
yaptılar? Nasıl inandılar, nasıl yaşadılar?
Şimdi cennet bahçesinde zevk mi ediyorlar,
yoksa cehennem çukurunda azap mı çekiyorlar?
Bir meraktır kapladı içini...
Bu eski mezarlıkta kimler yatıyor?
Zenginler, fakirler, iyiler, kötüler,
zalimler, günahkârlar...
Sonra yaşadığı zamanı düşündü...
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için
çalışanları, mazlumlara eziyet eden
zalimleri, vatan, millet, bayrak diye halkı
uyutanları, bankalarındaki hesaplarını
kabartabilmek için her şeyi mubah sayanları
düşündü.
Bir lokma için çöplük
karıştıranları, televizyonda gördüğü
sanatçı(!)lara ilah muamelesi yapanları,
sırf okumak için gittikleri okula; senin
giyinişin, kılık-kıyafet yönetmeliğine
aykırı diye umudunu o okula bağlamış kızları
okula almayan zihniyeti, dininin gereği
giyindiği için okuluna alınmayan kızları,
alkolün ve uyuşturucunun batağına düşmüş
gençleri, ekranlarından fuhuştan başka bir
şeyin gösterilmediği televizyonların
yöneticilerini düşündü... Allah'ım aklıma
mukayyet ol! Sen ki duaları kabul edersin.
Bizleri Rasulullah'ın (s.a.v.) sancağı
altında toplananlardan eyle!..
Senin dininin gereklerini yerine
getirmeyenler, bu hayatın sonunda hesap yok
zannediyorlar. Oysa Üstad Necip Fazıl
Kısakürek bir şiirinde:
"Bu hayatın sonunda hesap yok mu
zannettin sen?
Lokantanın garsonu bile; 'hesap
lütfen' diyor.
Sen nasıl olur da; bizlere herşeyi
bahşeden, sen...
Hesap sormasın?..
İlahî onları affet, onlara hidayeti
nasip et."
Ya Rabbi! Çok sürmeden beni de
buraya getirecekler. Benim halim ne olacak?
Her nefis ölümü tadacaktır. "Ölümün acısı üç
yüz kılıç yarasından fazladır." buyurulmuş.
Ben nasıl dayanacağım?
Şeytan son anda bana musallat
olursa ben ne yaparım? O zaman halim nice
olur. Kabir hayatı, sonra diriliş,
hesap-kitap, mizan-terazi, sırat, cennet,
cehennem...
Gelen iki meleğe nasıl hesap
vereceğim? Onların sorularına cevap
verebilecek miyim?..
Bu düşünceler içindeyken uyku
bastırdı. Başını yaşlı ağacın gövdesine
dayadı. Dualar mırıldanırken gözü dallara,
yapraklara kaydı. Sanki o yapraklarda ölmüş
insanların isimleri vardı. Onları okumaya
çalıştı. Uyku iyice bastırdı. Gözleri
kapandı. Derin bir uykuya daldı.
Rüyasında mezardakileri gördü. Güyâ
kendisi de ölmüş, orada bulunan kabir
arkadaşları hâl diliyle kendisine bir şeyler
anlatıyorlardı. Geriye dönüşü olmayan dünya
hayatlarını, çaresizliklerini, nasıl
aldandıklarını, halen hayatta olanlara nasıl
gıpta ettiklerini, kendilerine fırsat
verilse ve dünyaya dönseler sırf Allah'ın
(c.c.) rızası için nasıl yaşacaklarını,
hepsini, hepsini...
Sonra kabrin içinde en çok
feryatların, iniltilerin geldiği kabrin
sahibine sordu:
- Arkadaş halin nedir? Neden en çok
azap sana çektiriliyor?
Kabirdeki şöyle cevap verdi:
- Ah!.. Aman... Halimi hiç sorma.
Ben dünya hayatında Allah'a (c.c.) şirk
koştum. Her günah affolunur, benim günahım
affolunmaz.
- Anladım...
Sonra ana-babasına karşı
gelenlerin, katillerin, intihar edenlerin,
zulüm yapanların, zina yapanların, içki
içenlerin, faiz yiyenlerin, kumar
oynayanların, iftira atanların,
riyakârların, münafıkların, rüşvet
yiyenlerin, yetim malı yiyenlerin, sihirle
uğraşanların, avret yerini açanların, karşı
cinse benzeyenlerin, ilmiyle âmil olmayan
alimlerin, hatta sattığı süte su
karıştıranların hayatını dinledi. Çektikleri
azaba tanık oldu.
İçi sıkıldı iyice. Çıldıracak gibi
oldu. Sonra duyduğu kuş sesleriyle,
hissettiği ve tarif bile edemediği eşsiz
korkularla kendine geldi..
- Ya sen ey mevta! Nedir tüm bu
güzelliğin sebebi? Seni görünce içim açıldı,
gönlüm rahatladı. Senin yerinde olması ne
kadar isterdim. Belli ki cennete namzetsin.
Seni bu makama çıkaran nedir? dedi.
- İmandır kardeş, iman.
- Nasıl yani?
- Ben dünyadayken "La ilahe
illallah Muhammedürresullah" lafzını tam
manasıyla anladım, layıkıyla iman ettim,
ibadet ettim.
Allah'ım bu güzelliklerini hepimize
nasip et, düşüncesi içinde diğer
cennetlikleri; zekat verenleri, oruç
tutanları, namaz kılanları. Allah'ı (c.c.)
çokça zikredenleri ana-babasına hürmette
kusur etmeyen evlatları, iyiliği emredip
kötülükten nehyedenleri. İffet sahibi
insanları, şehidleri, takva sahiplerini
dinledi. Onlara yapılan izzet-i ikramı
gördü. Onlara gıpta ile baktı.
Bizim Allah dostu rüyasında kabir
aleminde dolaşırken gelen gürültülerle
uyandı. O kabristana yeni bir ölü
getirilmişti. Kalabalık bir cemaat vardı.
Ölüyü kabre koydular. Üzerini toprakla
örttüler. Yasin, tekasür, ihlas, fatiha
surelerini okuyup dua ettiler. Ellerini
yüzlerine sürüp kabristandan ayrıldılar.
Kabrin başında ölenin oğlu, kardeşi, bir de
imam kaldı. İmam ayağa kalkıp:
- Ey Ahmet oğlu Hasan! diye üç kere
bağırdı.
Dünya üzerinde bulunduğun inancı
hatırla. O da şudur: "Allah'tan (c.c.) başka
ilah olmadığına, Muhammedin (s.a.v.),
Allah'ın (c.c.) Rasulü olduğuna, senin Rab
olarak Allah'a (c.c.) Din olarak İslam'a,
Peygamber olarak Hz. Muhammed'e (s.a.v.)
razı olduğuna dair şahitliğindir." dedi...
Artık imamın ve yanındakilerin işi
bitmişti. Son kez kabre bakıp çıkışa doğru
yürümeye başladılar.
Kendisini halen rüyada zannediyordu
ki; karşıdan gelen imam:
- Hey! Mübarek kalk ne yatıyorsun?
sözleriyle irkildi ve birden ayağa fırladı.
- Sen kimsin? Ben nerdeyim? Öldüm
mü? dedi..
İmam tebessüm ederek:
- Korkma, dünyadasın. Güneşin
altında mezarlıkta uyumuşsun. Az önce bir
kardeşimizi ahirete uğurladık. Uyuyacağına
cenaze namazına iştirak etseydin, daha iyi
olurdu dedi.
- Çok derin uykudaydım hocaefendi.
Öyle rüyalar gördüm ki... Bende, ölmüş
gibiydim...
- Hayırdır inşaallah. Nasıl olsa
öleceğiz. Şimdi önce bir abdest al
açılırsın. Sonra öğlen namazının vakti
çıkmadan namazını kıl.
İmam ve yanındakiler kabristandan
ayrıldılar. O ise halen gördüğü rüyanın
etkisi altındaydı. Elinin tersiyle alnının
terini sildi. Rüyasında bile cehenneme
tahammül edememişken nasıl olur da yaşadığı
hayatı cennete gidebilmek için harcamazdı...
İlahi! Bizi af ve mağfiret eyle.
Rahmeti ve mağfiretini üzerimizden eksik
etme.
Bizlerin canını Senin yolundayken
al. Yoksa biz sorgu meleklerine nasıl hesap
verir, kabir azabına ve cehenneme nasıl
dayanırız?..
İlahi!.. Affet..
|
|
Eskici Baba |
|
Eskici babanın ebedi istirahatgâhı Bursa'da
Tezveren Hz. giderken dar sokakların hemen
kenarındaki yol üzerinde bulunmaktadır
Sokakta bir adam , başını iki eli arasına
almış, ağlıyordu. Binek taşının üzerine
oturmuştu! Hava iyice ayazlamıştı, neredeyse
sabah ezanları okunacaktı. Ağlayan adam,
birden dizi dibinde bir kimsenin belidiğini
gördü. Gelen çok sessiz gelmişti. Onun zuhur
anında , ağlayan , içinde en ufak bir
kederi, bir sıkıntısı kalmadığını
anlayıverdi.başını kaldırıp gelenin yüzüne
baktıçocuksu çocuksu , gözlerini, göz
yaşlarından ıslanan sakalını sildi.
-Neden ağlıyorsun?
--Karım evden kovdu?
-Kimsin Sen?
--Ben mi? Eskici Baba! şu köşedeki küçücük
dükkanda... Beni hiç görmedinmi?
-Gördüm. Ben kimim. biliyormusun?
--Şeyh Üftade'sin. Seni tanımayan varmı?
-Neden evden kovuldun?
--Hacca gidemediğim için... Karım hacı
karısı olmak istiyor... Yıllardır başımın
etini yer, ama ben fukara bir eskiciyim, iki
kuruşu bir araya getiremiyorum ki!
-Şimdi hacca gitmek istermisin?
--Neye yarar? Yarın hacılar Arafat'ta
olacaklar, onlara yetişmemin imkânı yok ki!
- İstersen sen de yarın Arafat'ta
olabilirsin.
--Benimle şaka etme üftade!
-Hayır , şaka etmiyorum, kapa gözünü! Haydi
Allah selamet versin!
Davacı kadını, Bursanın en ünlü kadısı Aziz
Mahmut Hüdaî Efendinin önüne getirdiler;
nefes almadan belki bir saat konuştu. "Artık
bu adamla oturamam Kadı Efendi!" diyordu.
"Kurban bayramından iki gün evvel Bursa'da
olduğunu herkes biliyor. Halbuki ona sorun
Hacca gitmiş, Arafat'a çıkmış, şeytan
taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş...
beni aldatıyor, nasıl gidermiş? Bir alayda
yalancı şahit bulmuş. Hepsi , Eskici Baba
orada bizimle beraberdi diye yemin üstüne
yemin basıyorlar.
Kadı Şahitleri dinledi: Evet! Eskici Baba
Hicaz'a gitmiş hacı olmuştu. Bursa'daki
şahitleri dinledi:Evet Eskici Baba Kurban
bayramından iki gün evvel Bursa'daydı.
Bursa'nın ünlü kadısı şahitlerin sözüne göre
, Eskici Babayı Hac yapmış kabul ederek
kadının boşanma isteğini geri çevirdi.
Fetvayı vermişti ama bu işte anlayamadığı
bir yan vardı. Zaten son zamanlarda her işte
ona iki yan görünüyordu; bir akıl
erdirebildiği , bir de akıl erdiremediği
yan! Bilgindi, develer yükü kitap okumuştu.
Aklı herşeye erer zannediyordu. Fakat bir
gece rüyasında cehennemi görmüş , rahatını
huzurunu kaybedivermişti. O günden sonra
Ferhadiye medresesinde kürsüdeyken ya da bir
davayı halle uğraşırken aklına gelse soğuk
terler döküyordu.
Bozulmuş düzenini yerine getirecek,
kaybettiği huzurunu ona geri verecek bir şey
arıyordu. Bu aradığı neydi? kimdi? sorsanız
ünlü kadı cevabını veremezdi.
Aziz Mahmut Efendi, Eskici Baba'yı
dükkanında buldu:
-Bana bak eskici! Diye başladı. "Fetvayı
aldın. Şahitlerin seni kurtardı Şimdi söyle
bakalım bu işin iç yüzünde ne var?"
Eskici saflık kapısından girdi, hangi işti,
ne olabilirdi? iç yüzü filan yoktu... diye
kem küm etti , kadıyı kandıramadı. İnkar
kapısından girdi: gittim işte geldim işte...
diye kem küm etti. kadıyı
kandıramadı.Yalanı, dolanı beceremezde...
Oturdu, o sabah ezanı başına gelenleri bir
bir anlattı. Lakırdısının sonu yarım
kalmıştı. Kadı Üftade'nin adını duyunca
yerinden fırladı. Aradığı oydu işte! Daha
adını duyar duymaz gönlüne bir aydınlık
gelmiş,kalbinin üstündeki ağır yük
kalkmıştı.
Şeyh üftade , Aziz Mahmut Hüdai'yi dinledi,
dinledi, dinledi. sonra nazlı nazlı boynunu
büktü: "Yazık Kadı Efendi!" dedi "Yalış kapı
çaldın. Burası yokluk kapısıdır, biz yokluk
kapısının kuluyuz. Sen ise varlık kapısının
adamısın, ikimiz bağdaşamayız. Senin ilmin
var bilgin var şanın, şerefin, malın,
mülkün... kısaca Allah'tan başka her şeyin,
yani dünyan varç Bizim hiç, hiç bir şeyimiz
yok! Allah'tan başka!
Aziz Mahmut'un gözlerinden iki sira yaş
iniyordu. "Her şeyimi, bu kapının önünde
bırakıyorum. Şanımı şerefimi, malımı,
mülkümü... her şeyimi. Yeter ki sen elini
üzerimden çekme!" dedi.
Ertesi gün ve daha sonraki günler Bursa
Şer'iye mahkemesi'nin en ünlü kadısı ,
görevi başına gelmedi, makamı boş kaldı.
İşini gücünü, kitabını defterini, adını
şanını birakmışbir aba bir asâ, Üftadenin
kapısına kul olmuştu.
Halkın nazarında velî ile deli arasında
büyük fark yoktur. Aziz Mahmut Hüdai'nin adı
tez vakitte Bursa'da Deli Kadı oluverdi.
Şehir çelkalandı, çalkalandı, günlerce bu
olayı konuştu. Sonra her zaman olduğu gibi
usandı, peşini bırakıverdi. Mürşid ve mürid
baş başa, can cana kaldılar.
Aziz Mahmut Hüdai mürsidini aştan üstün bir
duyguyla seviyordu. Develer yükü kitabın ona
öğretemediğini Üftade'nin bir bakışı
öğretiyor, gönlünden geçen bir sualine bin
cevap birden geliyor, müşküller müşkülden
çözülüyor, imkânsızlar mümkün oluyordu.
Üftade mürüdine "Hakkı sevmek ancak Khalkı
sevmekle mümkün olur" diye öğretiyordu. "Her
zerrede Hakkı göreceksin, Her zerreye Hak
muamelesi yapacaksın, başka yolu yoki bu
böyledir." Aziz Mahmut , Hak tecellisiyle
içi nur kesilmiş, mürşidinin yüzüne baktıkça
gerçekten Hakkı görüyor ve "Ne doğru
söylüyor" diyordu.
Bir kış sabahıydı, gözlerini açtı ki
mürşidin abdest alma vakti gelmiş , ama o
abdest suyunu ısıtmaya geç kalmıştı. Bu
gafletini affedemedi, ateş yakmaya vakit
yoktu, bakır ibriği kalbinin üstüne koydu
cübbesiyle sardı, içten zikre başladı"Allah!
Allah!" diye inliyor, suyu ateşiyle ısıtmaya
çalışıyordu.
Üftade abdest alırken başını kaldırıp eline
su döken ünlü Kadı'ya baktı. " Aziz'im!"
dedi, "Bu su odun ateşiyle ısınmış suya
benzemiyor, aşkının ateşiyle kaynamış bu
su... Bizide yaktı."
Aziz Mahmut Efendi, Eskici Baba'yı
dükkanında buldu:
-Bana bak eskici! Diye başladı. "Fetvayı
aldın. Şahitlerin seni kurtardı Şimdi söyle
bakalım bu işin iç yüzünde ne var?"
Eskici saflık kapısından girdi, hangi işti,
ne olabilirdi? iç yüzü filan yoktu... diye
kem küm etti , kadıyı kandıramadı. İnkar
kapısından girdi: gittim işte geldim işte...
diye kem küm etti. kadıyı
kandıramadı.Yalanı, dolanı beceremezde...
Oturdu, o sabah ezanı başına gelenleri bir
bir anlattı. Lakırdısının sonu yarım
kalmıştı. Kadı Üftade'nin adını duyunca
yerinden fırladı. Aradığı oydu işte! Daha
adını duyar duymaz gönlüne bir aydınlık
gelmiş,kalbinin üstündeki ağır yük
kalkmıştı.
Şeyh üftade , Aziz Mahmut Hüdai'yi dinledi,
dinledi, dinledi. sonra nazlı nazlı boynunu
büktü: "Yazık Kadı Efendi!" dedi "Yalış kapı
çaldın. Burası yokluk kapısıdır, biz yokluk
kapısının kuluyuz. Sen ise varlık kapısının
adamısın, ikimiz bağdaşamayız. Senin ilmin
var bilgin var şanın, şerefin, malın,
mülkün... kısaca Allah'tan başka her şeyin,
yani dünyan varç Bizim hiç, hiç bir şeyimiz
yok! Allah'tan başka!
Aziz Mahmut'un gözlerinden iki sira yaş
iniyordu. "Her şeyimi, bu kapının önünde
bırakıyorum. Şanımı şerefimi, malımı,
mülkümü... her şeyimi. Yeter ki sen elini
üzerimden çekme!" dedi.
Ertesi gün ve daha sonraki günler Bursa
Şer'iye mahkemesi'nin en ünlü kadısı ,
görevi başına gelmedi, makamı boş kaldı.
İşini gücünü, kitabını defterini, adını
şanını birakmışbir aba bir asâ, Üftadenin
kapısına kul olmuştu.
Halkın nazarında velî ile deli arasında
büyük fark yoktur. Aziz Mahmut Hüdai'nin adı
tez vakitte Bursa'da Deli Kadı oluverdi.
Şehir çelkalandı, çalkalandı, günlerce bu
olayı konuştu. Sonra her zaman olduğu gibi
usandı, peşini bırakıverdi. Mürşid ve mürid
baş başa, can cana kaldılar.
Aziz Mahmut Hüdai mürsidini aştan üstün bir
duyguyla seviyordu. Develer yükü kitabın ona
öğretemediğini Üftade'nin bir bakışı
öğretiyor, gönlünden geçen bir sualine bin
cevap birden geliyor, müşküller müşkülden
çözülüyor, imkânsızlar mümkün oluyordu.
Üftade mürüdine "Hakkı sevmek ancak Khalkı
sevmekle mümkün olur" diye öğretiyordu. "Her
zerrede Hakkı göreceksin, Her zerreye Hak
muamelesi yapacaksın, başka yolu yoki bu
böyledir." Aziz Mahmut , Hak tecellisiyle
içi nur kesilmiş, mürşidinin yüzüne baktıkça
gerçekten Hakkı görüyor ve "Ne doğru
söylüyor" diyordu.
Bir kış sabahıydı, gözlerini açtı ki
mürşidin abdest alma vakti gelmiş , ama o
abdest suyunu ısıtmaya geç kalmıştı. Bu
gafletini affedemedi, ateş yakmaya vakit
yoktu, bakır ibriği kalbinin üstüne koydu
cübbesiyle sardı, içten zikre başladı"Allah!
Allah!" diye inliyor, suyu ateşiyle ısıtmaya
çalışıyordu.
Üftade abdest alırken başını kaldırıp eline
su döken ünlü Kadı'ya baktı. " Aziz'im!"
dedi, "Bu su odun ateşiyle ısınmış suya
benzemiyor, aşkının ateşiyle kaynamış bu
su... Bizi de yaktı."
|
|
Garip Bir Efsane |
|
Nuh peygamber tufandan sonra
hayvanları ile Ağrı dağı eteklerinde
yaşamaya başlar. Karınlarını doyurmak için
civarda dolaşan hayvanlardan keçinin bir gün
olağanüstü neşeli döndüğünü görür. Bu
günlerce devam edince Nuh peygamber keçinin
peşinden giderek bu durumun keçinin yediği
bir meyveden kaynaklandığını keşfeder.
Kendisi de bu meyveyi tadar ve hayatı
pespembe gösteren üzüm suyunun müptelası
olur.
Nuh peygamberi mutlu gören şeytan onun
neşesini kıskanarak alevli nefesi ile
asmaları kurutur. Nuh peygamber üzüntüsünden
yataklara düşünce, şeytan insafa gelip bu
meyveyi yeniden canlandırmak için ne
yapılması gerektiğini söyler.
Eğer meyvenin kökü açılır ve 7 hayvanın kanı
ile sulanırsa asma canlanacaktır. Aslan,
kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve
tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, asmanın
kökü kanları ile sulanır ve 1 yıl sonra
bitki tekrar canlanır; yaprak ve meyve
vermeye başlar.
Şarapla sarhoş olan insanların davranışları
incelendiğinde bu 7 hayvan karakterini
taşıyan tavırlar görülür.
Aslan gibi cesur, kaplan gibi yırtıcı, ayı
gibi kuvvetli, köpek kadar kavgacı, horoz
gibi gürültücü, tilki gibi kurnaz, saksağan
gibi geveze olurlar.... |
|
Peygambere
Bağlılık |
|
Mekke'nin fethinden sonra
İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû
Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu.
Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû
Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete
ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine
aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada
sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik
edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû
Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç
ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu,
meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu.
Sordular:
- Ey Ebû Bekir, neden
sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun?
Cevap verdi:
- Allah'ın Resulünün en büyük
arzusu amcası Ebû Talibin müslüman
olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü
gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim
babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib
olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı
benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının
Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün
gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için
ağlıyorum
|
|
Bal Şerbeti |
|
Bir Ramazan'da Medineli bir
müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine
davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz.
Ömer'e bir kab içinde bir içecek
sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu
nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal
şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık
da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle
dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın
çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile
bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."
|
|
En Büyük Cömert |
|
Önemli bir sefer hazırlığı
yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten
yapabileceği yardımı en üst sınırda
yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak
büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin
huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:
- Ya Ömer, malının ne
kadarını yardım olarak getirdin?
Hz. ömer cevap verdi:
- Tam yarısını getirdim ya
Resulallah, size getirdiğim kadar da geride
var.
Biraz sonra Hz. Ebû Bekir
geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz.
Peygamber ona da sordu:
- Malının ne kadarını
getirdin? Cevap verdi:
-
Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde
Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey
bırakmadım.
Bunun üzerine Allah'ın Resulü
şöyle buyurdu: -
Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir'i
kimse geçemeyecek.
|
|
Bir Musibet... |
|
Kumandanlarından biri bir
zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna
çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri
bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu.
Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ
kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile
tamamladı. En gizli haberleri yerine
ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet
gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım
diyebilirim."
Aradan zaman geçti, aynı
kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı.
Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:
- Hani sağ kolun nerede?
- Sormayın ya Ömer, ihanet
etti, düşman tarafına geçti.
Hz. Ömer bu defa konuştu:
- Allah'tan başka hiç kimseye
dayanmamak gerektiğini geçen sefer
söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin
nasihattan yeğdir diye düşündüm. |
|
Gurura Karşı
İlaç |
|
Halife Hz. Ömer bir gün
kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına
yüklenmiş, Medine'nin en kalabalık
sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında
kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah'ın da
gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:
- Baba sen ne yapıyorsun,
koskoca halife sırtında kırba taşır mı,
taşıtacak kimse mi bulamadın?
- Oğlum, bunu taşıtacak adam
bulamadığım için veya başka bir mecburiyet
dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur
gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum,
sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.
|
|
|
|
|